13 Aralık 2011 Salı

Konuşsam Faydası Yok, Sussam Gönül Razı Değil

Yok şu kadar zamandır yazmıyordum, yok efendim sebeplerine gelince, şudur, budur falan yapmadan direkt konuya gireceğim çünkü her zaman dediğim gibi burası benim, canım sıkıldıkça kafamı dağıtmak, kimseyle konuşmak istemediğim zamanlarda yazarak içimdekileri boşaltmak, rahatlamak için yazmış, kışmış demeden kaçtığım sayfiyem...
Eskişehir'de modern bir sitede, yılbaşı çelengi astı diye bir kadının kapısına çekiç indirmişler. Apartman komşularından biri yapmış bunu... Bu haberi duyunca daha geçen gün eşimle yaptığımız bir konuşma geldi aklıma... Senelerdir askeri güvenlik bölgelerinde yaşayıp oturduğum için, bu yıl bir sebepten dolayı iki yıllığına sivil bir yerde; bir apartmanda, bir sitede, eşim olmadan çocuklarla yaşamak zorunda kalabilirim. Ona korkuyorum demiştim. Buna sebep, bayram tatili için çocukları alıp gittiğim ailemin evinde yaşanan çok korkunç bir olay... 
Malum bayram heyecandır, sevinçtir, telaştır, koşturmadır; sözün özü gelenler, gidenlerle hareketli geçer. Bayramda kapılar herkese açıktır. Bırakın çocukları biz büyük insanlar bile normalden biraz daha fazla gürültücü oluruz bu özel günlerde... Ki gelen misafir çocuklarına da engel olamazsınız, olamamaktan çok olmazsınız. Bayram çocuk sevinciyle güzeldir... Enerjileri hiç bitmez; hoplarlar, zıplarlar. Sevinçleri size de bulaşır. Bu kadar saf sevinç nerede var bir düşünsenize... Bünyeye sadece saf su, saf süt, saf tereyağı vs. değil, saf sevinç de aramalıyız bence... Bunun en kolay yolu da çocuklarla, yaşlılarla zaman geçirmek; onları dinlemek, izlemek, onlarla sohbet etmek...
Maalesef ailemin alt katındaki dairede bütün bu güzel şeylerin varlığından habersiz, bütün bu güzel duygulardan yoksun; normalde en hoşgörüsüz, en katı insanların bile bayram diye affedemediklerini affettikleri, kucak açtıkları bir günde bile kapısını, perdelerini sımsıkı kapayıp, kendini ve ailesini herkesten, her şeyden soyutlamış, antisosyal, psikopat bir adam yaşamaktaymış. Adam mı! Özür dilerim. Zaten aileme geldiğim günden beri beni her gördüğünde, "ben misafir falan dinlemem, en ufak bir çıtınızı duymayacağım" diye tehditler savuran bu yaratık, bayramda kapıda misafirlerimizi uğurladıktan hemen sonra zile bastı. Ben, misafirlerden birisi bir şeyini unuttu herhalde diye daha kapıyı açar açmaz üzerime saldırdı. O anda gürültüye koşan 66 yaşındaki babam araya girince, beni bırakıp onu yakasından tutarak merdivenlerde sürüklemeye başladı. Hayatımda ilk kez titreyen ellerimle 155'i tuşlamak zorunda kaldım. Artık Polis İmdat! değil, İmdat Polis! diyerek yaşadığımız bu ülkede acı bir deneyim oldu, çünkü aslında önemli bir konuyu bayram nedeniyle angarya olarak görüp, uğraşmak istemeyen polis; bizi yüzde yüz haklı, adamı yüzde yüz psikopat bulduğu halde ısrarla bizden şikayetçi olmamamızı fakat bir dahaki en ufak sözlü veya fiziksel saldırıda hemen aramamızı istedi. Çok düşünceli bir davranış! 
Kendi çocukları ve eşi için bile sadece bir korku unsurundan ibaret olan sözde bir baba, sözde bir eş... Çocuklarının üzerinde nasıl bir baskı, nasıl bir şiddet uyguladıysa 20 yaşındaki kızı, fiziksel olarak benim 12 yaşındaki oğlum kadar ve 10 yaşındaki oğlu ise, babasını daha camda görür görmez apartman kapısını daire içindeki otomatikten açmak varken aşağıya fırlayıp kapıyı açan ve o yaratığın içeri girmesini hazır olda beklerken tir tir titreyen, gene yaşının çok altında küçücük, mini minnacık bir çocuk...

Bu konudan, yılbaşı çelengi astı diye kapısına çekiç indirilen kadın konusuna dönersek, güya kadın Hristiyan'lık propagandası yapıyormuş. Bana göre tamamen zararsız, yeni bir yıla giriyor oluşumuzun sevincini ve heyecanını simgeleyen, üzerinde çeşitli süsler olan, çam iğnelerinden oluşan bir çelenk... Artık alışveriş merkezlerinden tutun da en sıradan, basit bir dükkanın bile içini, vitrinini süslerken kullandığı çelenkler, ağaçlar vs. süsler, yılbaşı kutlamaları Hristiyanlık propagandasına mı giriyor? Bizim ülkemizde çam ağacı yetişmiyor mu? Bütün çam ağaçlarının kökünü mü kurutmalıyız? Alışveriş merkezlerini mi bombalamalıyız? Dükkanların, mağazaların camını, çerçevesini mi indirmeliyiz? Doğum günlerinde, özel partilerde mekanlar, evler süslenmiyor mu? O kadın gerçekten Hristiyan olsaydı ne olacaktı? O çekiç kafasına mı inecekti? Hani nerede özgürlük, nerede kişisel tercihlere ve zevklere saygı? En önemlisi hani nerede inanca saygı? Barbarlık, şiddet, vahşet aldı başını gidiyor...  
Anakentlerde, sözde modern semtlerin, sözde modern sitelerinde durum böyleyken nereye kaçalım? Nerede yaşayalım? Aynı çatı altında kimlerle oturuyoruz, kimlerle yaşıyoruz, karşı komşumuz kim, alt katımızda nasıl biri yaşıyor? Bayramda şeker toplamaya çıkan çocuklar, apartman komşuları tarafından tecavüze uğrayıp sonra da bir vahşete kurban gitmemişler miydi? Evet, korkuyorum... Anneannnem, "ölülerden değil, dirilerden kork!" derdi; çünkü çocukken ölülerden korkardım; şimdi büyüdüm, tecrübe ederek dirilerden korkmak gerektiğini öğrendim.
Robinson Cruose rahattan sıkıldığı için hayatının 28 senesini ıssız bir adada, herkesten, her şeyden uzakta geçirmişti. Gidişata göre bizse rahata ermek için kaçacağız ele geçirilmemiş, ıssız olan neresi varsa... 

7 Şubat 2011 Pazartesi

Yazmayacaktım Aslında (Eğer Kelimeler Boğmaya Kalkmasaydı Beni)


Öyle şeyler yaşadım, öyle şeyler duydum, öyle şeyler gördüm ki artık içimden yazmak gelmiyordu… Sözcükler… Bir umut yoksa, geri dönüş yoksa neye yarar ki? Eskiden birisini üzdüğümde, çok kırıldığımda, pişman olduğumda, acı çektiğimde, üzüldüğümde, hatalı olduğumda hiç üşenmez oturur mektup yazardım. İlgili kişiye gönderir veya göndermezdim ama yazardım. Şimdi oturuyor gene yazıyor olmamdan anlıyorum ki, ben içimdeki sesleri susturamadığım, bastıramadığım zamanlarda yazmak istiyorum; yoksa deliririm. Bir de anlaşılmak var tabii ki; işin en acıklı kısmı… Bu yüzden mektup diyorum ya… Karşımdaki kişi tarafından doğru anlaşılabilmem benim için çok ama çok önemli. Konuşurken sürekli doğru sözcükleri yan yana getirebilmek için uğraşır, doğru anlaşılmak için çabalarım; çoğu zaman da bunu başaramam. Kendimi kaybetmeden, doğru sözcüklerle, güçlü bir konuşma yapabildiğim zamanlar çok azdır. Çünkü ben duygusal, aşırı hassas bir insan olduğum için sesim titrer, gözlerim dolar, burnum hapşırık öncesi gibi karıncalanmaya başlar. Doğru dürüst veda bile edemem ben, gideni istediğim gibi uğurlayamam. Ruhsuz bir yaratık gibi dikilirim ev kapılarında, otobüs kapılarında; öyle bakarım gidene… Öyle sessiz ayrılırım…  

Dedim ya aslında yazmak değildi niyetim; ama susturamadım içimdeki sesleri. Duymamak için uyudum saatlerce, bağıra bağıra şarkı söyledim, umurumda değilsiniz dercesine şarap içtim, lay lay lom yaptım, kitap okudum; başka bir dünyaya, başka hayatlara geçtim, olmadı! Tonla işimin olduğu bugün her şeyi boş verdim, oturdum yazıyorum işte… Defne Joy hakkında o kadar çok şey yazıldı, söylendi, konuşuldu ki… İnanın hiçbir konuya girmeden buraya sırf onun ismini yazıyor olmam bile, bende ona karşı bir saygısızlık ediyormuşum hissi uyandırıyor. Dediğim gibi niyetim de asla yazmak değildi ama içimdeki sesler artık kafamı suyun içine bastırarak beni boğacak seviyeye geldi.  

Hayat gürültülü… Her ses var hayatın içinde… Hayat kalabalık… Her türlü koku var hayatın içinde… Hayat telaşlı… Her türlü eylem var hayatın içinde… Hayat renkli… Her türlü manzara var hayatın içinde… Hayat o, bu, şu… Derken hayat her şey ama ölüm… Ölüm sessizlik, kocaman bir sessizlik. Toprak rengi, kocaman bir boşluk.  

İnsanlar ölünce nereye giderler, başka bir hayatta yeniden can bulurlar mı, bizleri duyarlar mı, görürler mi bilemem ama eğer öyle bir şey varsa; Defne’yi bir kez daha öldüren o anlaşılamamış olma duygusudur. Kızcağız ölmediyse de artık ölmüştür. Herkes, her şeyi bırakmış; gecenin o saatinde neden evinde kocasıyla ve bebeğiyle birlikte değil de bekâr bir adamın evinde bulunduğuna takmış kafayı… En okumuşundan, en cahiline; en geri kafalısından, en aydınına; en küçüğünden, en büyüğüne herkes bunun derdinde… Bu kadın mutlu muydu, o anda ne hissediyordu, ruh hali nasıldı, tüm bunları ona yaptırtan neydi; bunları düşünen yok! Çok mutluydu; insan çok mutluyken aynı zamanda çok mutsuz da olabilir… Çok enerjik ve yaşam doluydu; insan illa kendini yüksek bir yerlerden atarak, bir şeyler içerek, keserek, doğrayarak öldürmez ki, belki o çoktan öldürmüştü kendini ve sırf sevdikleri bunu anlayıp üzülmesin diye aşırı hareketli bir yapı içine girmişti… Özgüveni yüksek, başı dimdikti; kuytusunda biraz dinlendirebileceği, biraz yatırabileceği bir omuz olmadığı için dimdik duruyordu belki de… Bilmediğimiz kim bilir ne dertlerini artık tek başına taşımaktan yorulmuş, ağlamak için çaresizce o omuzu arıyordu belki de (o gece)…  

Bazen en yakınımızdaki, bizi tanıdığından yüzde yüz emin olduğumuz eşimiz, annemiz, babamız, kardeşimiz, çocuğumuz anlamaz ya halimizden, güler geçerler, ciddiye almazlar… Aslında biz anlaşılamadığımız bir deryanın içinde çırpınmaktayızdır; bir el, bir kol ararız bizi tutup çıkarsın, anlasın halimizden… Biz, sevdiğimiz ve sevildiğimizden emin olduğumuz en yakınımızdaki insanlardan medet umarken, tesadüf bir yabancı gelir ve bazen hiç konuşmamıza bile gerek kalmadan hop yukarı çekip alır bizi… Öyle bir toplumda yaşıyoruz ki; hele bu toplum küçük bir yerde, küçük bir toplumsa canınız sıkkın olduğunda, ruhunuz daraldığında, eşinizle bir anlaşmazlığa düşüp tartıştığınızda ki bu son olay daha vahim; çünkü nedense herkes eşiyle tartışır, hatta kavga eder de bunu başkaları yaşayıp dile getirince sanki kendisi hiç yaşamıyormuşçasına ayıplar, kınar, vs. Bunların yaşanması çiftlerin birbirlerini sevmiyor olduğu anlamına gelmez; aksine insan sevdiği, değer verdiği insan tarafından anlaşılmak ister ve bu sebeple de tartışır, kendini ifade etmek ister. Sevmediğim, değersiz bir insan için neden kendimi yıpratayım? Fakat işler bazen öyle bir noktaya gelir ki, sadece susmak gerekir ve bunun için de yalnız kalmak, ortam değiştirmek istersiniz; sakin kalıp düşünmek, hatalarınızla yüzleşmek, doğruyu bulabilmek… Hadi hepsinden geçtim; bunların hiçbiri olmadı da insan hiç mi yanında eşi, çocukları olmadan tek başına kalıp kafa dinlemek istemez? Gidip bir yerde oturamazsınız; “yanında kocası/karısı yokken ne işi var bunun burada tek başına?”, “aranıyor mu?”, “var bir iş bunlarda, boşanacaklar galiba”, “neden yalnız geziyor?”, “yollu bu” türünden kirli düşüncelerin, kirli sözcüklerin kahramanı yaparlar sizi… Koskoca anakentlerde durum hala böyleyken, küçücük bir yerde nasıl, nereye kaçarsınız?  

Neyse, Defne’nin durumuna dönersek; belki öyle, belki değil ama ben böyle düşünmek istiyorum. Tersini düşünmek, kirli kelimelerle, kirli bir şekilde konuşmak çok kolay; bu kadar kötü, art niyetli, ruhları kirlenmiş insanlar arasında hala temiz, biraz daha temiz kalabilmeyi başarmış bir insan olarak ben böyle temiz konuşmak ve temiz düşünmek istiyorum. Her şeyden önce ölüme ve ölüye olan saygımdan…

5 Aralık 2010 Pazar

Fado Em Mim / İçimdeki Fado


Sıkıldım. Bir şişe şarap açmalı, en iyisinden… Bir Bordeaux şarabı mesela… Kırmızı. “Fado” larla, hiçbir şey yapmadan yudumlamalı…

İbrahim Tatlıses’in, “Mutlu Ol Yeter, Bir Kulunu Çok Sevdim” gibi klasikleri haricinde arabeski sevmem ama bir kadeh şarabım olsa bile “fado”suz ziyan etmem. “Fado” başkadır… Sözü geçen şarkıların sonradan yapılan düzenlemelerine inat, çıktığı ilk haliyle sevdiğim gibi “fado”ların da klasik halini daha çok seviyorum. Sonradan, estetik yapılan parçalar bana orijinalinin verdiği duyguları veremiyor.

Portekizce, “kader, alın yazısı” anlamına gelen ve “Fado” olarak tanımlanan bu müzik biraz acı, biraz hüzün, biraz özlem, biraz hayal kırıklığı derken derin bir ızdıraba dönen bir hayattır. Esasen, “Fado” eşlerini veya sevgililerini açık denizlere uğurlayan ve günlerce, haftalarca, aylarca geri dönmelerini umutla bekleyen kadınların artık umudu tamamen kestiklerinde kaybolanların ardından denize karşı yaktıkları ağıtlardan doğmuştur. “Fado” bir feryattır. Acıdır, özlemdir, hüzündür, aşktır “Fado”. Ölümdür, isyandır… Portekiz arabeskidir.


Klasik “Fado”da 12 telli Portekiz gitarı ve bir klasik gitar kullanılırken, “modern Fado”da yaylı çalgılar da kullanılır olmuştur. Bu müziği icra edenlere “fadista” denilmektedir. “Fado” müziğinin efsane ismi ise hiç şüphesiz Amalia Rodrugues’tir. "Rainha do Fado: Fadonun Kraliçesi" olarak ünlenmiştir. Edith Piaf Fransa için ne ise, Amelia Rodrugues de Portekiz için odur. Gırtlak kanseri nedeniyle 1999 yılında öldükten sonra Portekiz’de ulusal yas ilan edilmiştir. Şimdilerde bu unvanı, Amalia Rodrugues’i andıran kadife sesi ile “Fado”nun çağdaş yorumcusu Mariza almıştır. "Meu Fado Meu" adlı şarkısı tavsiye edeceğim “Fado”nun en güzel örneklerindendir. Eğer bu zamana kadar dinlemediyseniz, dinlediğinizde bu kadar geç kalmış olduğunuza hayıflanıp üzüleceğiniz, tekrar tekrar dinlenesi enfes bir parçadır. Keza, Amelia Rodrugues’den "Fado Portugues" de öyle… Ayrıca "Fado"nun genç temsilcilerinden Cristina Branco da enfes sesiyle "fado"ları mükemmel bir şekilde yaşar ve yaşatır.


İlk “Fado” kayıtları 1910′lu yıllara kadar dayanmaktadır. “Fado” bunca yıl popüler müziğe karşı özünü koruyabilmiş bir müziktir. “Fado”nun bir başka yorumcusu Dona Rosa bunu, bu müziğin popülerlik adına hiçbir kaygısı olmamasıyla açıklamıştır. Fado söyleyen 4 veya 5 müzisyen olduğunu, diğerlerinin popüler müzik de söylediğini ifade eden Dona Rosa, “Fado” müziğin insanlar için yapılan bir müzik olmadığını, dinleyicisi olsa da olmasa da “Fado”nun var olan bir müzik türü olduğunu söylemiştir.

“Fado” müzikten de öte bir histir. Hissederek söylenmesi ve dinlenmesi gerekir. Her dinlediğinizde ruhunuz yıkanır. Elinizde bir kadeh şarap, kulağınızdan kalbinize yumuşacık akan “Fado”larla kah bir denize açılırsınız, kah dallarının gölgesi yüzünüze düşmüş bir ağacın altında kanyak rengi gün batımını izlersiniz. Bazen kırk dereceye varan sıcaklarda bembeyaz, serin bir çarşafa serildiğiniz loş bir odada, tembel öğleden sonralarının huzurunu bulursunuz; bazen de yürek parçalayan, iç acıtan, “elveda”sız ayrılıkların dramını…

Ne kadar inkar etse de herkesin içinde arabesk bir yan vardır. Gizliden gizliye acıya sevdalıyızdır. Mesela ben, melankolisiz yaşayamam. Uzun süren mutluluklar, bana her zaman kara duyguları aratır. Böyle zamanlarda, aç kalan o yanınızı zararsızca doyurabilmeniz için “Fado”lar tek başına yeterlidir. Ağlamak istiyorsanız, şiddetine göre bir kadeh veya bir şişe şarap “Fado”lara eşlik edebilir.

Her, “Fado” bir başka duyguyla yıkar sizi. Yıkar arındırır, yıkar dağıtır… Ne olursa olsun, bir kere dinlemeye başlayınca bir daha bırakamazsınız.

9 Kasım 2010 Salı

Empati Bir Hırsız mı (Aslında)?



Küçükken sürekli, "empati" yapmamız gerektiğiyle büyütüldük. En azından ben bu konuda çok baskı görerek yetiştirildim. O zamanlar bu davranışın bir adı yoktu ya da "empati" olduğunu biz bilmiyorduk. Şimdiki gibi bir sürü kavram ve kargaşası yoktu. "Kendini bir de karşındaki insanın yerine koy, öyle düşün..." derlerdi. "Bir şeyi yapmadan, söylemeden önce bu şekilde davranırsan karşındaki insanı kırmamış olursun..." Bu sebepledir ki, ilkokulda sınıfımıza sonradan gelen ve kimsenin yanına oturmak istemediği, böylelikle yalnız kalan kızın yanına, sıramın altındaki kitaplarımı, defterlerimi toplayarak gidip oturan ben olmuşumdur.

Günün ikinci dondurmasını isteyen oğlum o kadar şirin bir şekilde, "lütfen, lütfen..." der ki; empati kurarak kendi çocukluğumu ve nasıl da her saat dondurma yemek istediğimi, alınmadığı zaman dünyanın sonu gelmişçesine nasıl üzüldüğümü düşünerek ona çok istediği dondurmayı almayı seçerim. Hastalandığında üzülen, vicdan azabı çeken, yıpranan ben olacağımdır fakat aksi durumda da aynı duygular saracaktır içimi... Bu yüzden, hastalandığında çok üzülmeyi göze alarak, onu mutlu edecek kararı veririm. Çünkü hastalanmaması ihtimali vardır fakat almadığım takdirde minicik kalbinin kırılmama ihtimali yoktur.    

Anlaşılacağı gibi "empati", aslında hepimizin içinde var olan fakat iş uygulamaya gelince nedense çok zor ortaya çıkarttığımız bir davranıştır. Kolay değildir; bir süreliğine karşımızdaki kişi olabilmek ve onun gibi düşünüp, hissedebilmek ve kolay değildir; karşımızdaki kişinin biz olabilmesi, olaylara bizim bakış açımızla, bizim penceremizden bakabilmesi... Zaten bütün iletişim bozukluklarının ve bunun sonucunda ortaya çıkan yanlış anlama ve anlaşılmaların, kırgınlık, tartışma ve kavgaların kökeninde bu davranışın yokluğu yatar.

"Empati"nin yanında gardiyan gibi duran bir "bencillik" vardır çünkü. Çok az insan "sencil"dir fakat istisnasız her insan biraz da olsa "bencil"dir. Biraz bencil olmak da gerekir. "Sencil" olmak, "empati kurmak" her ne kadar ilişkileri kolaylaştıran, işleri yoluna sokan, iyi, güzel davranışlar olsa da fazlası sizden çalar. Özellikle benim gibi konuştuğunuz her insanı, iliklerine kadar ne hissettiğine dair anlamaya çalışıyorsanız işler bu noktada zorlaşabilir. Hele karşınızdaki insan(lar) üzülecek diye kendi mutluluğunuzdan vazgeçiyorsanız dediğim gibi bu noktada "empati"; sizden, hayatınızdan çalmaya başlar.

Mutluluk bir rastlantıdır. Planlı hareketler, akılcı düşünceler ve mantıksal davranışlar sonucu ortaya çıkmaz. Bu rastlantıyı değerlendiremediğinizde ise bir sonrakini beklemek durumunda kalırsınız; tabii bir daha sizi bulursa... Özellikle mutluluk, aşk gibi şeylerin belli, bazı kalıpları yoktur ki, içinde istediğimiz her şeyi yanyana getirip, karıştırıp, harmanlayıp yüreğimize döküp çıkartalım. Rastlantı işidir, kader işidir. Kader, kaderimizi belirleyecektir.

Aslında geniş açıdan bakıldığında her şey gayet yolunda gidiyormuş gibi gözüken bir hayatı, siz yokuşa sürüyor olabilirsiniz. Siz empati yapıp, kimse üzülmesin diye yokuş yukarı bir hayat sürerken ve her gün biraz daha soluğunuzun kesildiğini, yorulduğunuzu hissederken, sizin ne yaşadığınız hakkında en ufak bir fikri olmayan, yanınızda olmayıp ama şikayet ettiğinizde tam karşınızda duran, "empati" yoksunu insanlar bunu nasıl anlayabilirler? Bu noktada sizin hayatınızdan, sizden çalmaya başlar işte empati... Bu durumda, sizin de kesmeniz gerekir ki bu çocukluktan beri size dayatılan bir şeyse ve artık siz kendinizden çok başkaları için yaşamaya alış(tırıl)mışsanız muhtemelen sizi mutlu fakat diğerlerini mutsuz edecek kararlarınızdan vazgeçer, kendinizi kandırmaya devam ettiğiniz yokuş yukarı bir hayatı sürdürmeye çalışırsınız. Diğerlerinin istediği ama sizin istemediğiniz bir yapının içine bürünüp, etrafınızda dönen bir çok şeye mecburen kendinizi de dahil edersiniz.

Oysa gerçekte ihtiyacınız olan şey; siyah-beyaz ne varsa atıp, gerçek renklerinizi ortaya çıkartarak, mecburen değil; hayattan zevk alarak yaşamaktır. Çünkü yazık ki hayat, insanın elinden akıp gider. Gençken her şey için genç görünürsünüz, yaşlandıktan sonraysa zaten her şey için geç kalmışsınızdır.

Ve eğer bir insanın bugünü yoksa, geleceği için bir şeyler yapmak zorundadır.

20 Eylül 2010 Pazartesi

Fasülyelerim


Berkay'ın anaokulu ve ilköğretim 1.sınıfa başladığı gün daha dün gibi. O sıralarda Arda aklı, fikri karıştırmakta olan 2 yaşında bir bebekti. Yarın Berkay'ım 5.sınıf öğrencisi oluyor ve Arda'm da geçen haftaki uyum programıyla uzun bir eğitim hayatının ilk basamağı olan anaokuluna başladı. Bu sefer maaile eğitim hayatı mücadelesinin içine girmiş olduk. Ehh benim mesaim de böylece başladı. 

Bu arada benim minik kuzularım ne çabuk büyüdüler?

Zaman geçiyor. Bebeklerimiz çocuk, çocuklarımız genç, gençlerimiz yaşını başını almış kadın ve erkekler olurken ki ben daha hala saçları örgülü ilkokul fotoğraflarıma bakıp nasıl bir anda büyüyüp kocaman bir kadın ve anne olduğuma şaşar kalırım; belki annem benden daha fazla şaşar. Dünya dediğimiz bu kocaman telaş yumağının içinde debelenip dururken çok şey kaçırdığımızdan mı bu şaşkınlığımız? Her ãnı karelere sığdıracağız diye uğraşırken tadını çıkaramamaktan mı? İlk emeklemesi, ilk kahkahası, doğum günleri, mezuniyetleri vs. bir makinenin kadrajında ölümsüzleşirken aynı anda yüreğimize çekememekten mi? Artık eskisi kadar uğraşmıyorum her ãnı ölümsüzleştirmek adına... Onlarla geçen her günümü doya doya yaşıyorum, her ãnın tadını çıkartıyorum, pamukların arasında yetiştirip, büyütmeye çalıştığımız fasülyeler gibi heyecan, merak ve sevinç içinde izliyorum onları... "Çocukların en güzel zamanları; yanınızda ve hala size bağımlı oldukları zamanlar..." diyen annemi daha iyi anlıyorum. Artık her istediğinde beni göremeyen ve artık sadece telefondaki ses tonumdan nasıl olduğumu çıkartmaya çalışan annemi...

Kıymetini bilmek gerekir bu günlerin. Doya doya sarılıp kokladığımız, öptüğümüz, ne yiyip, ne içtiğini bildiğimiz, uykusunda ağladığında koşup yanına gidebildiğimiz, bir kabustan tutup çıkardığımız, zarar görmesin diye kaplan kesildiğimiz, her şeyden çok her zaman, her şartta yanında olabildiğimiz bu günlerin kıymetini bilmek gerekir.

Pamuklara sarıp sarmaladığımız, suladıkça yeşeren, özenle bakıp büyümelerini  an be an sevinçle takip ettiğimiz,  boy boy değişecek başka saksılara, topraklara geçmeden önce belki bir yoğurt kasesinde ama sadece bizim olan fasülyelerimiz onlar bizim. Şimdilik...  


Sadece sizinken ve henüz hala pamukların arasındayken fasülyelerinize iyi bakın, onlarla geçen her ãnın keyfini çıkartın...  
(Hiç büyümeseler mi acaba?)