22 Haziran 2009 Pazartesi

Kısa, kısa, kısa...

Şu aralar canım tek bir kelime bile yazmak istemiyor.

Bir zamanlar hayatı seyrediyor olmaktan şikayet ederdim, şu aralar oynuyor olmaktan şikayetçiyim. Beni başrollerden alacak biri yok muuu?

Yaşadığım yoğunluktan ve aile içi hastalıklardan dolayı (annem hastanede yatıyor) ihmal ettiğim herkesden özür diliyorum. En başta sadık takipçilerimden ve sonra da "iyi ki doğduk" blogundaki doğum gününü atladığım herkesten... Yarın ilk işim özenle seçtiğim kartları postalamak olacak.

Biraz tv. seyredeyim dedikten hemen sonra, "aman izlesem ne olacak, hep aynı şeyler" deyip bilgisayara geçmeye karar vermek ve yine akabinde birden onun başında da neler yapabileceğini hayalinde canlandırarak daha başlamadan usanmak, eline bir kitap almak ama konsantre olamamak, acıkmak ama değil mutfağa mutfak tarafına bile geçmek istememek, hem uyumak hem uyanık kalmak istemek, falan, filan, vesaire, vesaire....... Ne ile bağdaştırılabilir? Evimi ve bildik düzenimi özleyecek kadar buradan gitmek istemekle olabilir mi?

Kıbrıs brandysi, üzümlü ve fındıklı draje çikolatalar ve Mariza'dan Meu Fado Meu müthiş gidiyor. Tek kelime yazmak istemediğim şu anda arka arkaya hiç düşünmeden tuşlara basmamı sağladıkları için hepsine minnettarım.

Ayrı kaldığım bu zaman zarfında yaptığım en iyi şey bir kurs bitirmek ve sertifikamı almak oldu. Yakında kursta yaptığım şeyleri fotoğraflayıp hepsini burada sizlere göstereceğim.  Birden karar vererek orta yerinden içine dalmama ve üstüne üstlük arada (arada mı?!) kaytarmalarıma rağmen el yatkınlığım ve çabuk anlama yeteneğimle aradaki açığı hemen kapattığımı ve hak ettiğimi düşündüğüm ".........................................176 saati başarıyla tamamlayarak bu sertifikayı almaya hak kazanmıştır." yazılı bir sertifikaya sahibim şimdi. Yaşasın!!!

LG KG800 telefonumun tuş takımı aydınlatması bozuldu diye üye olmadığım cepforum kalmadı. Birinden de bir bilen çıkmaz mı kardeşim! Uzunköprü'de yetkili servis veya adam gibi bir telefoncu var da biz mi gitmedik?

Bu aralar en çok hoşuma giden şey, Arda'nın durup dururken ya da gece uykusundan uyanarak birden, "anne seni çok seviyorum!" demesi...

Haaa bir de, bir-iki hafta iki tarayıcım da çalışmadı. Explorer ve Opera. Tam açılacakmış gibi olurlarken imleçin yanındaki kum saati birden kaybolarak eski haline geri döndü. Sanki hiç açılmalarını talep etmemişim gibi... Operayı tekrar kurdum yine sonuç alamadım ve sonunda kaldırdım. Explorer 7.0 yerine de 8.0'ı kurdum ve şu an onu kullanıyorum fakat o da bir türlü blogumu açmıyor. Offf...

Brandy uykumu getirdi. Stop! İyi geceler. Stop!

27 Mayıs 2009 Çarşamba

Arda ve Sakızları



Farklı markalardaki iki sakızı hiç birbirine karıştırmadan aynı anda çiğnemeyi başarabilen bir tek benim oğlum var galiba...? :))
Yemek yemeden önce ağzından teker teker sakızları çıkarırken, hayret dolu bakışlarıma omuzlarını silkerek, "bu first bu daaa vivident..." diye cevap verdi. :))





  

14 Mayıs 2009 Perşembe

DOĞUM GÜNÜ TELGRAFI (Eşime...)


Sen iyi ki doğdun
Ben iyi ki yaşıyorum
Ne güzel şey
Seni hala seviyorum

AZİZ NESİN

10 Mayıs 2009 Pazar

DERS:Hayat Bilgisi KONU:Anne Olmak




Anne olmak ama nasıl?  
Olabildiğince gözü kara, olabildiğince cesur, olabildiğince merhametli, olabildiğince arkadaş, olabildiğince şefkatli, olabildiğince koşulsuz, olabildiğince sabırlı, olabildiğince hayalperest, olabildiğince fedakar, olabildiğince anlayışlı,................... Olabildiğince sonsuz...

 


Anne olmak ama nasıl?
Geceleri ansızın uyanabilmek bir çıtırtıya en deliksiz, en derin uykulardan... Üşüdü mü, acıktı mı, korktu mu, terledi mi, hastalandı mı...? Eğer uyuyorsa yatağında huzurla, seyretmek artık yumuşacık olmuş bir kalple yüzünü... Minicik ellerini avuçlarının içine alıp öpmek... Saçlarını karıştırmak, kokusunu içine çekmek... Dinlemek hızlı hızlı soluk alıp vermelerini, göğsünün inip kalkmasını izlemek... Kıpır kıpır gözkapaklarından neler gördüğünü merak etmek... Dudaklarını büktüğü, minicik yüreğinin çırpındığı düşlerinde bir atmaca olup taa yükseklerden süzülerek kurtarmak kocaman bir hayvanın pençeleri arasından ya da çekip almak bir uçurumun kenarından... Düşler ülkesinde bile yalnız bırakmamak, koruyup kollamak, sakınmak en zararsızından bile...
 
Anne olmak ama nasıl?
Korktuğu zaman yağmurun gürültüsünden, çakan şimşeklerden, kararmış gökyüzünden; hapsedilmiş güneşi çıkarmak yerinden... Çıkarmak ve ısıtmak dünyasını yeniden, kurutmak gözyaşlarını... Yıldızsız kara gecelerde hiç gözünü kırpmayan bir yıldız olmak en parlayanından, tüm beyazlığını dökmek üzerine, ışık tutmak en güzel düşlerine...
 
Anne olmak ama nasıl? 
Derinliğine... "Hiç kimse beni bu kadar sevmedi ki; annem bile" ye inat öldüresiye, "işte böyle sevilir!" dercesine sevmeyenlere, sevemeyenlere göstere göstere... Kendi çocukluğunda sevinçlerini hep yarım, hep eksik bırakan şeyleri avuçlarındaki nasırlara, sıyrılan bileklerine, kırılan tırnaklarına aldırmaksızın onun hayatından kalın halatlarla çeke çeke... Ak sütün aklamaya yetmediği karaları anneliğin o özel rengiyle silmek karşılaştığı yerlerde ve kapatmak en güzel renklerle... Örtmek üstünü kötülüklerin, pisliklerin sihirli bir değnekle...
 
Anne olmak ama nasıl? 
Koşulsuz sevmenin meleksi hazzıyla sadece kendi çocuğunun, çocuklarının değil tüm annesiz çocukların annesi olabilmek... "Utanç duvara asılır mı anne?" sorusu gelmeden üstsüz, başsız ağlamaklı çocuk tablolarını indirebilmek duvarlardan... Kahkahasız mutlulukları, tuzsuz gözyaşları tadan yüreklerine ışık olabilmek... Bazen bir giysi olabilmek üzerlerinde, bazen bir şeker yavaş yavaş eriyen dillerinde, bazen bir martı olup umuda kanat çırparak uçabilmek önlerinde... Hayattan en umudu kestikleri yerde yeniden hayata döndürebilmek birkaç sıcak kelimeyle... Yaşamın çok farklı bir boyutundan başka bir boyutuna göç yolculuğunu başlatabilmek beyinlerinde... Devrim yapmak batılın üstüne...
 
Anne olmak ama nasıl? 
Gönlünde, beyninde, düşlerinde ne varsa hepsini verebilmek, verdikçe çoğalmak... Annesinin sevgisinin yalnızca onu değil; tüm annesiz çocukları, tüm savaş kırgını çocukları, tüm tinerci çocukları saracak kadar uçsuz bucaksızlığının farkında olmasını sağlamak... 
 
Anne olmak ama nasıl? 
Işıklı düşler kurabilmek korkulu gecelerde, efsanevi oyunlar sahneleyebilmek en sıkıcı günlerde, tüm kötülükleri onun üzerinden uzak tutabilmek sadece içgüdüyle... Gerçek sevgilerin koşulsuz olduğunu, almaktan çok vermenin mutlu ettiğini, mutlu olma yolunun mutlu etmekten geçtiğini gösterebilmek örneklerle...Maddi dünyanın küçük hesaplarını yapmamak önünde... 

Ve anne olmak; ona öyle bir masal sunabilmek ki, büyüyüp kocaman bir kadın veya bir adam olduğunda bile hala o masaldaki ekmek kırıntılarını izleyerek çıkabilmeli kaybolduğu labirentlerinde... 

ChaotiC

DipNot: 21.07.2008 tarihinde yazdığım "Anne Olmak" konulu "mim"den... (Tam yerine rast geldi, manzara koydum :)) 

25 Nisan 2009 Cumartesi

Geç Kalmış Teşekkür...

Yolun Neresindeyim? diye bir blog var efendim. Japonya'da yaşayan Sergül, nam-ı diğer "serrose" arkadaşımıza ait, takip ettiğim hoş bir blog. Serrose, güzel bir fikirle "İyi ki Doğduk!" adında davetli okuyuculara açık gene çok hoş ikinci bir blog daha açtı. Adından da anlaşılacağı gibi bu blogta doğum günlerimizi kutluyoruz. Hem de internete inat kartpostalla... "Yandı mı bu postaneler, yıkıldı mı yoksa?" diye isyan eden ben, bu haberi "serrose"nin blogunda okuyunca hemen kendisine mail atarak bana da davetiye göndermesini rica ettim. Kart alıp yazarken, postalarken nasıl heyecanlanıyorum anlatamam. 

Öncelikle bu düşünceyle yola çıkarak bu blogu açıp bizleri orada toplayan "serrose"ye  ve sonra da 15 Nisanda beni kartlarıyla havalara uçuran;
 

İstanbul'dan Tibet'in annesi Sibel'e... (Zarfa dikkat çekmek isterim :) ve magnet kolleksiyonumu nazar boncuklu Türkiye magnetiyle zenginleştirdiği için de ayrıca teşekkürlerimle...)







Giresun'dan Neslihan'a... (Ayrıca zarfın içinden çıkan küpeler de çok şirindi...)







 İstanbul'dan İnci'ye...


Japonya'dan "İyi ki Doğduk!" blogunun sahibesi Sergül'e...  (Kartta, "Rüyalar(hayaller) senin içinde doğar(filizlenir). Onları kendi içinde yaşatır ya da öldürürsün!" yazıyormuş. :)





Ordu'dan Reyhan'a... (Manzara  harika değil mi?)
 








Ve yine İstanbul'dan Can Bey'in annesi Deniz'e...  (Çok özlemiş bir İstanbul insanı için çok iyi geldi...)

Sonsuz teşekkürlerimle...

(Gördünüz mü 33 oldum :) 

ChaotiC 

22 Nisan 2009 Çarşamba

Bizden Kesinlikle Geçti ama Çocuklarımız İçin İstiyorum!!!


Ne ev, ne araba, ne çuvallar dolusu para... 
Ne de Maldiv Adaları'nda tatil istiyorum ben. 
Bu günlerde artık sadece memleket istiyorum ben!!!
(Tüm çocuklarımızın 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı kutlu olsun!) 

ChaotiC

18 Nisan 2009 Cumartesi

Bakarız...

"Bakarız..." lafından nefret ediyorum!

- Akşama sinemaya gidelim mi?
- Bakarız...

- Anne, bu pazar arkadaşlarımla konsere gidebilir miyim?
- Bakarız...

- Senelik iznimi ağustosta kullanabilir miyim?
- Bakarız...

Ne kadar ortada bırakan, ne kadar gıcık bir laf!!!

ChaotiC

01 Nisan 2009 Çarşamba

Siz Hiç Endoskopi Yaptırdınız mı (Doktor Bey)?




Yazılarımın arası gün geçtikçe daha fazla açılmaya başladı biliyorum fakat son dört beş aydır çektiğim ağrı son zamanlarda dayanılamaz bir hale geldi ve ben her zaman iş bu raddeye gelince kendi kendime doktorculuk oynamayı bırakıp bir doktora gittiğim için hastalıklarım hep ilerlemiş bir boyuta geliyor.




Gittiğim genel cerrah beyefendi, ağrının karnımın sağ üst tarafında olmasına rağmen endoskopi yapıp mideme bakmak istedi ki endoskopiden senelerce kaçmış bir insan olarak, "ama mide sol tarafta, benim ağrım sağ tarafta, mide ile ilgili bir problemim olduğunu sanmıyorum" diyerek gene kendimi beynimden hızla geçen düşüncelerle kaçış planları yaparken yakaladım. Ben o planları yapıp aynı zamanda düşünce hızıma yetişemeyen kelimeler sarf ederken dr. önündeki kağıda endoskopi ve ultrason tetkiklerini işaretlemişti bile... 

İki gün sonra ayaklarımın geri geri gitmesine rağmen endoskopi için tam vaktinde hastanedeydim. Eşimle sırada beklerken sürekli açılıp kapanan kapının ardında gördüğüm dinlenme odası bana bu işin o kadar da basit olmadığını ispatlar gibiydi. Sonra endoskopinin ardından sedye ile dinlenme odasına alınan hastalar gördüm ama hepsi çok yaşlı insanlardı. "Yok canım" dedim, "ben biter bitmez çıkar giderim". Bu arada sağolsun tek başına gelmiş ve korkudan neredeyse bayılacak bir bayanın kendi kendine yaptığı sesli telkinler vardı kiii... 

"Ya geçen akşam televizyonda bir adam gösteri yaptı izlediniz mi?" 
Ben gayet ciddi ve umursamaz bir şekilde, "hayır izlemedim!"
"Keşke izleseydiniz. Adam boğazına ne bıçaklar, kılıçlar soktu, taa midesine kadar girdiler. Biz de bir hortumdan korkuyoruz işte... Ne olacak değil mi sanki? Hı?"
Ben, "hııııııı....."

Eşime bakıyorum, gülüyor. Ben de gülüyorum. 

Vakit o kadar ağır ilerliyor ki. Giren çıkmak bilmiyor. Neyse, sıra bana geliyor ve hemşirenin ardından ilerliyoruz. Eşime, "tanıdım sizi..." diyor. Sevgililer Günü'nde aynı yerde yemekteymişiz. Eee burası küçük bir yer. Eşim belki de o cesaretle, "ben de eşimin yanında kalabilir miyim?" diye soruyor. "Hayıııııır" diyor hemşire, "sizi dışarıya alalım lütfen." Sonra bana dönüyor, "çizmelerinizi, boynunuzdaki kolyeyi ve saç bandınızı çıkartıp sol tarafınıza uzanın." Çok soğukkanlı duruyorum ama içimde fırtınalar kopuyor. O sırada mideme girecek olan hortumu görüyorum. "Canım incecik, ucu ışıklı bir hortum..." diyenlere, "serum hortumu gibi mi yani?" diye sorduğumda böyle ellerini üç aşağı-beş yukarı hareketiyle sallayarak, "gibi, gibi..." dedikleri aklıma geliyor. "Yok" diyorum, "bu hortum olamaz, herhalde bunu başka bir şey için kullanıyorlar, daha ince, daha kısa bir şey olmalı..."  

O sırada dr. başka işlerle uğraşıyor ve hemşire de bana yapılacak olan işlemi anlatıyor. "Siz ne kadar rahat olursanız işlem o kadar çabuk ve kolay olur, sadece burnunuzdan nefes alabileceksiniz, bunun için panik olmayın tamam mı?" gibi şeyler söylüyor ve tam o esnada aklıma anestezi geliyor. "Bana hiç değilse boğaza bir sprey sıkılarak uyuşturulduğu söylenmişti, yapmayacak mısınız?" diye soruyorum. Özel hastanelerde yapıyorlarmış. Gene de beynim uyuşmuş bir halde sol tarafıma yatıyorum. Dr.la gözgöze geliyoruz. Odaya girdiğimden beri ilk defa ağzını açıyor ve dediği şey de, "bana direnç gösterme tamam mı?" oluyor. "Ahh" diyorum, "ne kadar güzel, ne kadar kibar..." Tam, "siz hiç endoskopi yaptırdınız mı doktor bey?" diyeceğim, hemşire gene tercüman gibi araya girerek ve söyleneni yumuşatarak bana, "burnunuzdan nefes alın ve rahat olun ki işlem uzamasın." diyor. Dr. ağzımın açık kalması için yuvarlak bir şey ısırttıktan sonra o yuvarlağın ortasından inanamadığım (bana yalan söylediler, bana yalan söylediler, bu hortumdan bahsetmediler), ucu ışıklı hortumu salıyor, gözümde yaşlar öğürmeye başlıyorum. Sanki odadaki hava bitmiş, öleceğim gibi geliyor ve hızlı hızlı burnumdan nefes alıyorum. Bir yandan da ne kadar sakin olursam o kadar çabuk kurtulacağım düşüncesiyle rahat olmak için çaba sarf ediyorum ve başımda bik bik bik konuşan hemşirenin dediklerinden anlıyorum ki, ben bu işi iyi götürüyorum. "En zor kısmı geçtik, çok güzel" diyor hemşire. O sırada mideme salınan hortum da duruyor. "Oh" diyorum, "bitti galiba, şimdi hepsini geri çekecek." Hayır, saldıkça salıyor, saldıkça salıyor. Çıkan deklanşör seslerinden midemden çeşitli pozların yakalandığını anlıyorum ve nitekim elimde pembe pembe mide fotoğraflarımın olduğu ve zaten bildiğim gastrit teşhisinin konduğu bir kağıtla dinlenmeden dışarı çıkıyorum. 

Sonuç: Gastritin şikayetçi olduğum ağrıya yol açamayacağı, bu yüzden pazartesi günü ultrasona girmem gerektiği söyleniyor ve ben, bana Uzunköprü kadar uzun gelen hortum maceramın geçtiği Uzunköprü Devlet Hastanesi'nden boğazım ve içim acıyarak ayrılıyorum. Ne vardı, önce ultrason tetkiki yapılsaydı da ben boş yere bu eziyeti çekmeseydim? Ama pardon burası Türkiye ve işler hep tersinden gidiyor değil mi?

ChaotiC 

19 Mart 2009 Perşembe

“Aslında Giden Değil Kalandır Terk Eden. Giden de Bu Yüzden Gitmiştir Zaten.”


 

Bir Issız Adam furyası vardı. İzleyenler, yazanlar, çizenler, ıssız adamlığa özenip ortalığa dökülenler… Cd elimde olduğu halde epey bir zaman izlemedim, izlemek istemedim. Unutmak istedim; “sen dizime yattın, ben bir hikaye anlattım” geyiklerini, yazılıp söylenenleri ve hatta böyle bir film çekildiğini… Hiçbir şeyin etkisi altında kalmadan sadece kendi duygu ve düşüncelerimle izleyebilmek için.

 

İzledim; bir adamın batmakta olan gemisinden kaçış çırpınışlarını izledim. Artık yüzmekten yorulmuş, umudunu kaybetmiş bir halde birden bütün güzellikleriyle karşısına çıkan bir Ada’ya sığınışını izledim. Daha fazla ilerlemekten korkarak Ada’daki zenginlikleri fark edememesini ve sadece sahilinde dinlenmesini izledim. Yüzeyselliğinden sıkılınca artık Ada’yı terk ederek batmış olan gemisinin enkazına dönme kararını izledim. Sonra da gemiden kalan parçalarla ve Ada’dan söküp aldıklarıyla bir sal yapıp, o salda sağa sola yalpalayarak, önünü göremeden, dalgaların onu nereye atacağını, nereye gideceğini bilmeden okyanusun ortasında bir başına kalışını izledim. Sadece sahilinin eteklerine değmiş bir adamın, amansız bir hastalık gibi her hücresine bulaşarak zengin bir Ada’yı nasıl ıssızlaştırdığını izledim.

İki kişinin kalabalığından milyonların yalnızlığına düşen ıssız adamları, ıssız kadınları izledim.



 “Güzel Bir Masal” fonunda yaşanan aşklar… Sonra özgürlüğün artık tek kişilik bir özgürlük olmaktan çıkıp iki kişilik bir özgürlüğe dönüştüğünü fark eden taraflardan birinin, birden kendini kapana kısılmış gibi hissetmesiyle “Tükeneceğiz!” korkusunu diğer tarafın yüreğine salıveren med-cezirler… Sürekli bir kaybetme korkusuyla yaşayan, uyuyamayan, anlatamayan, soramayan, sanki ağzından bir kelime çıkacak olsa her şey bitiverecekmiş gibi hissedip görmezden gelerek sadece olacak bir şeyi mümkün olduğunca geciktirmeye çalışan, O’nun yanında, yöresinde, kokusunda, sahasında biraz daha fazla kalabilmeyi umarak sonsuz aşkı ve mutluluğu artık uzatmalarda arayan kadınlar, adamlar…

Bir gün sizi terk edip gideceğini içten içe hissettiğiniz, bunu doğrulayan garip tesadüflerle karşı karşıya geldiğiniz, kendi kurduğunuz düşlerde bir türlü yerine koyamadığınız eksik bir şeyin yanıtını alamadığınız, soramadığınız, bu kaygılarınızı anlatamadığınız adam veya kadın çözemez sizin en mutlu anlarda bile neden mutsuz olduğunuzu… Merak eder bütün aşıklar gibi… Siz onun bilemediği, "Anlayamadığı" bir savaşın içindeyken, kendinizi yavaş yavaş onsuzluğa alıştırıyorken O güler söylediklerinize, bir el hareketiyle kovar beyninizden bütün o kötü düşünceleri…

Her zaman yanınızda olacaklarını taahhüt eden kişiler siz daha doğmadan çizilen kaderinizde kendilerine, sevgilinize biçilen ömürden habersiz “Size yalan söylemişlerdir”.  Bakarken, gülerken, söylerken konduramadığınız, öpüşürken, sevişirken o acı veren kalpsizlerden birisi olabilme ihtimalini yakıştıramadığınız adam veya kadın yoktur artık. “Yalnızsınızdır, çok yalnız”… Elinizde kalan anılarla başa çıkamazsınız. Kaçmak istersiniz onu hatırlatan her şeyden, herkesten, her yerden…

Sol tarafınızdan sökülüp elinize verilen, ıssızlaştırılmış bir yürekle kendinize gidecek bir yer ararsınız.

“Aslında giden değil kalandır terk eden. Giden de bu yüzden gitmiştir zaten.” 
 

Sadece "Yalnız Kadınlar Ordusu" değil; günü birlik ilişkilerle yaşayıp uzun vadede birisine bağlanmaktan korkan, sorumluluk almaktan kaçarak yüzeysel ilişkilerden hoşlanan, “sen”cil değil “ben”cil olan, yeterince sevdiği insana odaklanamayıp aklı hep diğerlerinde kalan kısaca kurulacak ortak bir hayatı çeşitli nedenlerle göze alamayan, aslında karşısındakini değil; milyonların kalabalığı içinde kendini kendi ıssızlığına terk eden yalnız adamlar ordusu da oluşuyor.




Son pişmanlık da fayda etmiyor. Ne yazık!

ChaotiC 





11 Mart 2009 Çarşamba

Mutluluk Neydi?


Mutluluk neydi? 
Mutluluk, yağmurdan iliklerime kadar ıslanmış bir halde okuldan eve döndüğümde, annemin demlediği çaydan çıkan fokurtulardı... Artık buhardan dışarısının gözükmediği cama bir kalp çizip, bu kalpten çıkarttığım okun diğer ucundaki "M" harfinin karşılığını soru işaretinde aramaktı. Artık iyice demlenmiş çaydan çıkan kokuydu...



Mutluluk neydi?
Mutluluk, buz gibi bir odada yine buz gibi bir yorganın altına girerek ısınmaya çalışmaktı. Yastığımdaki sabun kokusuydu. Artık uykuya yenik düşene kadar kardeşimle kıkırdaşarak yaptığımız konuşmalardı... Arada sırada diğer odadan yükselen ve bana güven veren babamın öksürük sesleriydi...

Mutluluk neydi?
Mutluluk, sabırsızlıkla yemeğin pişmesini ve sofraya oturmayı beklerken vaktin geçmesi için dedemin anlattığı savaş, göç ve Atatürk anılarıydı. Sofra hazır olduğunda Heidi'nin dedesine benzeyen ellerini tutup oturduğu yerden kaldırarak masaya götürmek, önümüzde dumanı tüten ve mis gibi kokan çorbaya bakıp yutkunurken sofra duasını bitirmesini beklemekti...

Mutluluk neydi?
Mutluluk, üzerinde şemsiyeli bir kız resmi olan kiremit rengi pijamalarımdı. O pijamalarla, kardeşimle az sonra kucak kucağa çıkacağımız bir fotoğrafa hazırlanmaktı.

Mutluluk neydi?
Mutluluk, bisiklet sürmeyi, ip atlamayı, lastik topu hiç kaçırmadan bacaklarımın arasından geçirerek zıplatmayı öğrenmekti. Anneannemin tenekelere diktiği sardunyalardı. Hortumla bahçeyi yıkamak için kardeşimle ettiğimiz kavgalardı. Sonunda çıkan toprak kokusuna anneannemin pişirdiği çiğböreklerin kokusunun karışmasıydı. Dedemin diktiği ve bizim, "bebek" diye tabir ettiğimiz henüz olgunlaşmamış domatesleri okşamaktı.

Mutluluk neydi?
Mutluluk, televizyon izlerken birden giden elektrikti. Karanlıkta yapılan sohbetlerdi. Mum ışığının yarattığı gölgelerden bir şeyler çıkartmaktı. Geri gelen elektrikle bir filmin içindeki hayatın devam etmesiydi.

Mutluluk neydi?
Mutluluk, annemin işe gitmeden önce bizim için hazırladığı sofradaki tabakların yanına bıraktığı Halley'lerdi... Annemin işe gitmediği günlerdi... Doğancılar Parkı'na giderken Arnavut'tan torpilli aldığımız soslu dondurmalardı... Parkta aldığımız simitlerle güvercinleri beslemekti... Her defasında, "bu defa kayacağım!" diyerek kaydırağın en tepesine çıktıktan sonra arkamda oluşan kuyruğa rağmen kayamayıp annemin çıkarak beni almasıydı; onun güvenli kucağıydı...

Mutluluk neydi?
Mutluluk, bütün gece lapa lapa yağan karın yolları kapatmasıyla televizyon başında, geçecek olan alt yazıyı beklemekti: "Okullar tatil edildi!" Arabaların durmasıyla her yeri kendi sessizliğine çeviren karda yuvarlanmaktı. Kardan adamın burnu için kapı kapı havuç aramaktı... Gece yatağımıza yattığımızda, diğerlerini unutup sadece kardan adamı bozmamaları için ettiğimiz dualardı.

Mutluluk neydi?
Mutluluk, ilk aşktı. Hiç konuşmadan anlaşmaktı. Üzerinde, "arkadaşlık teklifimi kabul eder misin?" yazan ve "evet" ya da "hayır"  seçeneklerinin olduğu tırtıklı köşelerinin yırtılarak yanıtlanacağı kartlardı... Üzerimde şeker pembesi bir elbise, elimde aynı renk bir pamuk helva ve bir dönme dolapta utançtan o helvadan bir ısırık bile alamadan çocuk dünyamın onunla birlikte dönüp durmasıydı...

Mutluluk neydi?
Mutluluk, kavuran sıcaklarda oturduğumuz zerdali ağacının gölgesiydi. Guguk kuşlarının sesini dinleyerek, elimde tatil kitabımla yattığım sedirdi. Dürten şeytanın kandırmasıyla kalkıp çatıya çıkarak yan bahçeye ait ağaçtan topladığım ve yıkamadan yediğim vişnelerdi.

Mutluluk neydi?
Mutluluk, eşimle flört ederken söylediğim yalanlardı. Ailem beni Bursa'da zannederken, onunla el ele gezdiğimiz gri değil rengarenk bir Ankara'ydı; Tunalı Hilmi'ydi, Kızılay'dı... Sabah kahvaltısı için gittiğimiz börekçi masalarında uzayıp giden sohbetlerimizdi. Çiçek açtığım elbiseydi. Yakalanma korkusuyla, fotoğraflara kadar çıkardığım sivilcemdi. Herkes, kendi yoluna dönerken kafamı dayadığım bir otobüs camının yüreğimle birlikte titremesiydi. Gezip tozarken aklıma gelmeyen Tanrı'ya, eve girmeden önce kapının önündeki yalvarmalarımdı...

Mutluluk neydi?
Mutluluk, doğum günlerimden birinde, nişanlıyken eşimin aldığı, daha yürümeyi bile tam olarak bilemeyen köpek yavrusuydu. Mutluluk, "Puppy" idi. Yanıma oturan, elimi tutan, sarılan eşime dişlerini göstererek hırlamasıydı, parçaladığı terlikleriydi... Küçücük bir köpek yavrusunun ve kocaman bir adamın yaptığı aynı kıskançlıktı...

Mutluluk neydi?
Mutluluk, aniden karar vererek bir otobüse atlayıp küçük bir sahil kasabasına gitmekti. Kokusu, tatil bitene kadar burnumdan gitmeyen hindistan cevizli güneş yağıydı. Artık bronzlaşmış tenime giydiğim beyaz t-shirt'ümdü... Eşimle kaldığımız ve evli olduğumuza bir türlü inandıramadığımız pansiyonun sahibiydi, sonra özür dileyerek akşam yemeğinde ikram ettikleri zeytinyağlı barbunyaydı... Sadece, denize girip çıkarak, gezerek, yiyip-içerek ve sevişerek geçen günlerdi...

Mutluluk neydi?
Mutluluk, artık çift kalple yaşamaktı... Dokuz ay boyunca, içimde nasıl bir canlının şekillendiğini deli gibi merak etmekti. Yediğim ilk tekmeydi. Artık karnımın üzerinden, dayadığı ayağının parmaklarını sayabilmekti ve beş adet olduğuna şükretmekti. İlk karşılaşmamızdı. Emzirirken ikimiz de uyuyakaldığımızda, eşimin üzerimize örttüğü battaniyeydi... Mutluluk, aile olmaktı.

Mutluluk neydi?
Mutluluk, gülerek geçmişe teslim ettiğim her şeydi...
 
Mutluluk, bütün bunları tüm detaylarına kadar hatırlayabildiğim "şimdi"...

......................................................
......................................................
......................................................

ChaotiC

Ps: Tüm bunları yeniden hatırlamama ve yazmama neden olan Aylin'e çok teşekkür ediyorum. Düş hekimi Yalçın Ergir'in tabiriyle, "gerisini ve milyonlarca satırı boş bırakıyorum. Yazmak isteyen arkadaşların kendi mutluluklarını yazmaları ve bundan da küçücük bir mutluluk duymaları dileğiyle..."

Blog Widget by LinkWithin